26 Ağustos 1933’te Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğdu. Kendinin asıl adı Ahmet, Babasının adı (Sarı) Ali, anasının adı Sıdıka’dır. Çocukluğu o dönemin çoğunluğu gibi maddî olanaksızlıklar içinde, babasının işlerine yardım ederek geçti. Okul çağı gelince de büyük bir hevesle İlkokul’a başladı.
O yıllarda İlkokulu bitiren çocukların büyük bir çoğunluğu, Ortaokula gönderilmez; kısa yoldan sanat öğrensin diye çeşitli meslekten ustaların yanına çırak olarak verilirlerdi. Ahmet çalışkan bir öğrenci olduğu için babası onu Ortaokula yazdırdı. İki yıl Ortaokula devam etti. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle okumaya çok hevesli olmasına karşın okulu bırakmak zorunda kaldı. Okuldan ayrıldıktan sonra çeşitli işlerde çalışarak günlük harçlığını çıkarmaya başladı.
Güzel Sanatlara ilgi duyan, okumayı seven, çok iyi bir arkadaş grubu vardı. Bu grupla Halkevinde sürekli toplanıyorlar, çeşitli sanatsal etkinlikler düzenliyorlardı. Bu yıllarda şiire merak sardı. Geçmişteki ozanların deyişlerini çokça okudu. Kendisi de bu arada bir şeyler yazmaya başladı.Gün geçtikçe daha düzgün şiirler yazıyordu.
Derken... Ümmü Gülsüm adında bir kıza sevdalandı. Herhangi bir mesleği ve sürekli işi olmadığı için de kızı babasından istemek yerine kaçırmak zorunda kaldı. Evin geçimi başa düşünce, sürekli çalışmak gerektiğini anladı. Bir terzinin yanında çırak olarak çalışmaya başladı. Evliliğinin ikinci yılında bir kızları oldu. Kadir gecesi doğduğu için de adını Kadriye koydular.
İyi kötü kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyorlardı ki, şanssızlık yine yakasını bırakmadı… Arkadaşlarıyla bir Pazar günü eğlenmek üzere ava gittiler. Bir ara bir tüfek patlaması duyuldu, kimse nasıl olduğunu anlayamadan Ahmet yere devrildi. Arkadaşlarından birinin tüfeğinden çıkan saçmalar kalçasını delik deşik etmişti. Bir yıla yakın bir süre koltuk değnekleriyle dolaştı.
O yıl askerlik zamanı da gelip çattı. 1954 yılında Mamak Muhabere Okulu’nda vatani görevine başladı. Terzi oluşu askerde işine yaramıştı. İki yıl boyunca bölükte terzi olarak görev yaptı, dolayısıyla sanatını ilerletme olanağı buldu.
Terhis olduktan sonra Şarkışla’da bir dükkan açıp terziliğe başladı. Tam işleri düzene girmeye başlamıştı ki, karısı hastalandı. Doktor - doktor dolaşıyorlar, bir türlü çare bulamıyorlardı…Başladı yangıyla çalıp söylemeye...
Yine böyle çalıp söyleyip yorgun düştüğü bir gece rüyasında Ehrama bürünmüş bir pir, sırtını sıvazladı “Bundan sonra senin adın Sefil Selimî olsun; duası benden, devası Allah’tan” dedi ve çekilip gitti.
Sabah kalktığında bir rahatlama hissetti, eşinin de iyileşmeye başladığını gördü. Kısa bir süre içinde Ümmü Gülsüm tamamen iyileşti. Ahmet’in de morali giderek düzeldi. O şevkle ve Selimî mahlasıyla çok çarpıcı şiirler söyledi.
Kevser ırmağında sakî olan yar
Bir bardak dem ikram etmez mi ola?
Sıratın yolunu iyi bilen yar
Benim de elimden tutmaz mıola?

Aman medet duy sesimi dardayım
Sorma hallerimi gayet zordayım
Cehennemden daha beter kordayım
Yanarım yandığım yetmez mi ola?

Her yanımı harlı ateş çevirdi
Vücut sarayımı yaktı kavurdu
Yaptım mamur ettim geri devirdi
Viranemde güller bitmez mi ola?

Zindana düşsem de gam yemem yine
Sefil Selimi'yle dursan yan yana
Olmak istiyorum dostla can cana
Muradımca bülbül ötmez mi ola?

O hızla ilk kitabı olan “Yâr Bâdesi”ni tamamladı ve 1963 yılında okuyucularıyla ilk köprüyü kurdu. Giderek Ozanların ve sanatçıların arasında saygın bir yer edindi. 1966’da Konya’da düzenlenen Âşıklar Bayramı’na katıldı, çok başarılı oldu.
Aynı yıllarda “ Kevser Irmağı” ve “Ah Edip Çırpınan Bülbüle Döndüm” türkülerini dönemin ünlü sanatçılarından Nurettin Dadaloğlu Plağa okudu.
1968 yılında turist olarak Hollanda’ya gitti. 1972 yılına kadar orada çalıştı. Daha sonra memleketine döndü. Hollanda da biriktirdiği paralarla Sivas’ta bir kese kağıdı atölyesi ile satış mağazası kurarak ticarete başladı. İşlerini biraz düzene koyduktan sonra da idareyi oğlu İsmet'e bırakarak ticaret yaşamını bitirdi.
Böylelikle sazına, sözüne, arkadaşlarına daha fazla zaman ayırdı. Sazı elinde tüm Anadolu’yu dolaştı. Anadolu'nun bir çok yerinde düzenlenen kültürel etkinliklere ve yarışmalara katıldı. Bir çok ödülün sahibi oldu.
“Yâr Bâdesi”, “Yalınkat”, “Çoban Pınarı” adlı kitapları kültür dünyamıza;“Kimse Bana Yâran Olmaz, Yar Olmaz”, Gök Kubbe Altında Yerin Üstünde”, “Mezarlıkta Mezar Taşı” gibi bir çok güzel türküyü de Halk müziği repertuarımıza kazandırdı.
Efendiliğiyle, ağırbaşlılığıyla ve sanatıyla ozanların ve sanatçıların arasında saygın bir yer edinen Sefil Selimi, 30 / 12 / 2003 Günü Sivas'ta vefat etti. Cenazesi aynı gün sevenlerince doğduğu yer olan Şarkışla'ya getirilerek toprağa verildi.

Kimse bana yâran olmaz yâr olmaz
Mertlik hırkasını giydim giyeli
Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz
İnsana muhabbet duydum duyalı
İmanım hükümdâr benliğim esir
Ehl-î Beyt'i sevdim, dediler: Kusur
Kimi korkak dedi kimi de cesur
Kurt ile koyunu yaydım yayalı
Ardımdan vuranlar yüzüme güler
Kestiği az gibi parçalar böler
Herkes kılıcını boynumda biler
Başımı meydana koydum koyalı
Bu kızılbaş oldu yunmaz dediler
Câmiye mescide konmaz dediler
Kestiği haramdır yenmez dediler
İmam Şah Hüsey(i)ne uydum uyalı
Kimi bende kağıt hüccet arıyor
Hâl bilmeyen dip dedemi soruyor
Dostlar ölümüme karar veriyor
Sefil Selimi'yim dedim diyeli

ihsanozturk.com